
Av. İsmail KARACA
SEL GİTTİ, ZARAR KALDI: BU FATURA KİMİN?
Rize’de yaşayanlar olarak yağmura yabancı değiliz. Hatta çoğu zaman başka şehirlerde hayatı durduracak miktardaki yağış bizim için günlük hayatın olağan bir parçası. Ancak bazı günler geliyor ki yağmur, alışık olduğumuz görüntünün çok ötesine geçiyor; dereler taşıyor, yollar kapanıyor, heyelanlar meydana geliyor, evleri ve iş yerlerini su basıyor, araçlar kullanılamaz hale geliyor. Son yaşadığımız sel ve taşkınların ardından da ne yazık ki yine benzer görüntülerle karşılaştık.
Sel geçiyor, temizlik yapılıyor, çamur kaldırılıyor, yollar yeniden açılıyor. Birkaç gün sonra şehir dışarıdan bakıldığında eski haline dönmüş gibi görünüyor. Fakat zarar gören vatandaş açısından mesele çoğu zaman tam da o noktada başlıyor. Bir esnaf sabah iş yerine geldiğinde dükkanının tamamen su altında kaldığını görüyor; dolapları, makineleri, ürünleri kullanılamaz hale gelmiş. Bir vatandaş akşam evinin önüne bıraktığı aracının ertesi sabah sel sularından ağır hasar gördüğünü fark ediyor. Bir başkasının bahçe duvarı yıkılıyor, evi zarar görüyor, arazisinin bir bölümü kullanılamaz hale geliyor. Bu insanların aklına doğal olarak aynı soru geliyor: “Zararımı kim karşılayacak?”
İşte burada çok sık karşılaştığım bir düşünce var: “Bu doğal afet, yapacak bir şey yok.” Hukuken mesele her zaman bu kadar basit değil. Elbette yağmurun yağmasını devletin, belediyenin veya herhangi bir kamu kurumunun engellemesi mümkün değildir. Olağanüstü ve öngörülemez nitelikteki bazı doğa olayları hukuken de mücbir sebep olarak değerlendirilebilir. Ancak önemli olan yalnızca yağmurun ne kadar şiddetli olduğu değildir. Asıl mesele, zararın yalnızca yağmurdan mı meydana geldiği, yoksa gerekli tedbirlerin alınmamasının zararın ortaya çıkmasına veya büyümesine katkı sağlayıp sağlamadığıdır.
Örneğin yıllardır temizlenmeyen bir dere yatağı varsa, yağmur suyunu taşıması gereken kanal veya menfezler yetersiz bırakılmışsa, daha önce aynı bölgede taşkın yaşanmasına rağmen gerekli önlemler alınmamışsa, dere ıslahı, altyapı veya tahliye sistemlerinde eksiklik bulunuyorsa ya da yapılan bir yol çalışması suyun doğal akış yönünü değiştirmişse, o zaman artık yalnızca “Allahın hikmeti, yapacak bir şey yok” demek uygun olmaz. Hukuk burada kamu hizmetinin gerektiği gibi yürütülüp yürütülmediğine bakar. Çünkü doğal afet başka şeydir, alınması mümkün tedbirlerin alınmaması başka şey.
Ancak buradan, sel nedeniyle meydana gelen her zararın mutlaka kamu kurumları tarafından karşılanacağı sonucu da çıkarılmamalı. Bir bölgede sel meydana geldi diye uğranılan her zararın kamu kurumları tarafından karşılanacağı şeklinde bir kural yok. Her olay kendi şartları içerisinde değerlendirilir. Yağışın niteliği, derenin durumu, yapılan altyapı çalışmaları, bölgenin geçmişte benzer taşkınlara maruz kalıp kalmadığı, alınması gereken önlemler, zarar gören yapının konumu ve hatta vatandaşın kendi kusurunun bulunup bulunmadığı dahi önem taşıyabilir. Örneğin dere yatağına mevzuata aykırı biçimde yapılmış bir yapı ile imar koşullarına uygun bir taşınmazın hukuki durumu aynı olmayabilir. Dolayısıyla ne “Nasıl olsa afet, hiçbir hak arayamam.” yaklaşımı doğru ne de “Sel oldu, devlet bütün zararımı ödemek zorunda.” demek.
Vatandaş açısından işin en karmaşık taraflarından biri de hangi kurumun sorumlu olduğudur. Çünkü bir taşkında belediyenin, Devlet Su İşleri’nin, Karayollarının veya başka bir kamu idaresinin görev alanı gündeme gelebilir. Bazen zararın ortaya çıkmasında birden fazla kurumun yürüttüğü hizmet de etkili olabilir. Bu nedenle önce zararın hangi kamu hizmetiyle bağlantılı olduğunun ortaya konulması gerekir. Dere ıslahı mı, yağmur suyu altyapısı mı, yol ve menfez çalışmaları mı, imar uygulaması mı, taşkın koruma tedbirleri mi? Sorumlu idarenin kim olduğu da çoğu zaman bu soruların cevabına göre belirlenir.
Bu tür olaylarda vatandaşın yapabileceği en önemli şeylerden biri de zararını doğru şekilde belgelemektir. Selin hemen ardından insanlar doğal olarak önce evini, aracını veya iş yerini kurtarmaya çalışıyor. Ancak hukuki açıdan zararın ilk halinin mümkün olduğunca iyi kayıt altına alınması büyük önem taşıyor. Fotoğraf çekmek, video kaydı almak, varsa kamera görüntülerini saklamak, araç zararlarında servis ve ekspertiz kayıtlarını temin etmek, iş yerinde zarar gören ürünlere ilişkin faturaları muhafaza etmek ve yapılan hasar tespitlerinin doğru tutulup tutulmadığını kontrol etmek son derece önemli. Çünkü aylar sonra bir uyuşmazlık çıktığında “Ne kadar zarar vardı?” sorusunun cevabı belge üzerinden veriliyor.
Afet sonrası yapılan yardımlar konusunda da zaman zaman yanlış anlaşılmalar yaşanıyor. AFAD veya başka kurumlar tarafından yapılan nakdi ve sosyal yardımlar ile idarenin hukuki sorumluluğuna dayalı tazminat aynı şey değildir. Aynı şekilde sigorta şirketinden belirli bir ödeme alınmış olması da olayın bütün hukuki sonuçlarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Ancak elbette aynı zarar kalemi için iki kez ödeme alınması da mümkün değildir. Bu nedenle sigorta ödemesi, kamu yardımı ve gerçek zarar miktarı birlikte değerlendirilmelidir.
Bir diğer önemli mesele ise sürelerdir. İnsanlar çoğu zaman selin ardından önce maddi anlamda toparlanmaya çalışıyor, hukuki süreci ise ikinci plana bırakıyor. Oysa idarenin eyleminden doğduğu ileri sürülen zararlar bakımından kanunda özel başvuru ve dava süreleri bulunuyor. Bu nedenle “Şimdilik bekleyelim, sonra bakarız.” anlayışı ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Zararın meydana gelmesinden sonra yalnızca maddi onarımla değil, hukuki durumla da ilgilenmek gerekiyor.
Rize bakımından meseleye biraz daha farklı bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Biz yağışın, derenin ve heyelanın hayatın bir parçası olduğu bir şehirde yaşıyoruz. Dolayısıyla bazı risklerin başka bölgelere göre çok daha öngörülebilir olduğu da bir gerçek. Her yıl benzer dönemlerde aynı dere taşıyorsa, aynı yol kapanıyorsa, aynı noktadaki iş yerlerini su basıyorsa, artık yalnızca yağmurun ne kadar kuvvetli yağdığını konuşmak yeterli olmamalı. Bir noktadan sonra şu soruyu da sormamız gerekir: Bu olayın yaşanmaması veya en azından zararın bu kadar büyümemesi için yapılabilecek bir şey var mıydı?
Hukukun ilgilendiği soru da esasen budur. Vatandaşın yapması gereken her zararda mutlaka dava açmak değildir. Önce yaşadığı olayın hukuki açıdan değerlendirmeye değer olup olmadığını bilmesi gerekir. Bazen gerçekten tüm önlemlere rağmen engellenmesi mümkün olmayan olağanüstü bir doğa olayı vardır. Bazen ise yağmur yalnızca son damladır; asıl sorun yıllardır ihmal edilen dere, yapılmayan bakım, yetersiz kalan altyapı veya zamanında alınmayan tedbirdir.
İkisini birbirinden ayırmak gerekir.
Çünkü sel suyuyla birlikte vatandaşın hakkının da akıp gitmemesi gerekir.



