Özkan GÜNGÖR

Özkan GÜNGÖR

Sünni Kalıba Sığmayan Türk: Şah İsmail

Tarih dediğimiz şey, sadece geçmişi eşelemek değil, aynı zamanda bugünün kimliğini inşa etme sahasıdır. Ancak bu saha, hakikatin değil de ideolojinin emrine verildiğinde işin rengi değişir; tarihsel şahsiyetler birer veri olmaktan çıkar, politik birer hedef tahtasına dönüşürler. Son günlerde Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil’in, Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmail hakkında ortaya attığı Safevi devleti Türk’tür ama hanedan Kürt’tür iddiası, tam da böyle bir ideolojik hamlenin yansımasıdır. Bu iddia, Türk kimliğini sadece Sünni-Osmanlı kalıbına sığdırmaya çalışan ve bu kalıbın dışında kalanları ötekileştiren bir zihniyetin ürünüdür.


Şimşirgil, Şah İsmail’i Selahaddin Eyyubi ile kıyaslayarak; “Selahaddin de Kürt ve Sünni, İsmail de Kürt ama Şii” diyerek bir benzerlik kuruyor ve aslında niyetini de açık ediyor. Selahaddin Eyyubi, İslam dünyası için büyük bir kahraman olsa da kültürel ve idari olarak Arap-Fars havzasında hareket etmiş, Türklük iddiası gütmemiş bir liderdir. Oysa Şah İsmail, ordusunu Anadolu’dan giden Kızılbaş Türkmen aşiretlerinden kurmuş, sarayında Türkçe konuşmuş ve Hatayi mahlasıyla Türk dilinin en duru, en içten şiirlerini yazmıştır.


Bir tarihçinin; 16. yüzyılda Türkçeyi devlet ve sanat dili haline getiren, annesi Akkoyunlu Türkmen prensesi olan bir hükümdarı, 13. yüzyıldaki şüpheli ve uzak bir ata üzerinden Kürt ilan etmesi, tarihçilik mesleği açısından ciddi bir tutarsızlıktır. Ancak bu tutarsızlık, aslında ideolojik bir amaca hizmet etmekle birlikte, bilinçli bir tercihtir. Çünkü bu zihniyete göre Türklük Sünnilikten ibarettir. Dolayısıyla, Şah İsmail’in Türk kimliğini kabul etmek, beraberinde şu soruyu getirir: Bir Türk, Sünni Osmanlıya nasıl kılıç çeker? Bu çıkmazdan kurtulmanın en kolay yolu, Şah İsmail’i bizden biri değilmiş gibi göstermektir. Eğer Şah İsmail Kürt veya İranlı sayılırsa; Çaldıran Savaşı bir Türk iç savaşı olmaktan çıkar, sapkın bir dış gücün Osmanlıya saldırısına dönüşür. Böylece Makbul Türk (Sünni Türk) imajı, zedelenmeden korunmuş olur. Buradaki asıl niyet; Şah İsmail’i Türklük dairesinin dışına iterek, Osmanlıyı ve dolayısıyla Sünniliği, meşru bir zeminde Türklerin yegâne temsilcisi kılmaktır.


İşin en ironik tarafı da şudur: Bu zihniyet, Osmanlı Sarayında Farsça şiir yazmanın prestij sayıldığı, Yavuz Sultan Selimin divanını Farsça tertip ettiği bir dönemde; Türkçeyi bayraklaştıran Şah İsmail’i görmezden gelmektedir. Kendi öz dilini konuşan, ordusuna Türkçe komutlar veren bir lideri etnik köken üzerinden dışlamak, Türk kültürüne yapılmış büyük bir haksızlıktır. Bu bakış açısına göre; bir insan ne kadar Türkçe konuşursa konuşsun ne kadar Oğuz soyundan gelirse gelsin, eğer Sünni dairenin dışındaysa, onun Türklüğü her zaman şüphelidir.


Şah İsmail’i inatla Kürt ilan etme gayreti, bir hakikat arayışı değil; Türk kimliğini Sünni kalıba sığdıramayanların, o mirası reddetme bahanesidir. Bu tavır; Türk tarihini yalnızca cami avlusuna hapsetmek isteyen, buna karşın Türk diline, kültürüne ve ülküsüne kulak tıkayan ideolojik bir körlüktür. Oysa Yavuz da bizimdir, İsmail de. Biri devletin haşmetini, diğeri dilin kudretini temsil etmiştir. Tıpkı Fatih Sultan Mehmet’in de, Mustafa Kemal Atatürk’ün de bizim olduğu gibi. Şanlı tarihimizden birini öteki ilan etmek ve nifak tohumları ekmek; düşmanın savaş meydanlarında yapamadığını, içeriden kendi kendimize yapmaktır.
 

Önceki ve Sonraki Yazılar