Özkan GÜNGÖR

Özkan GÜNGÖR

İskilipli Atıf ve Şeyh Sait Gerçeği

Türkiye Cumhuriyeti, aslında Osmanlı’nın çöküş yıllarında din maskesi ardına saklanıp dış güçlerle el sıkışan ayaklanmaların o acı tecrübesi üzerine kuruldu desek yanlış olmaz. Hele ki 31 Mart Vakası ve Milli Mücadele’de İstanbul Hükümeti’nin direnişi kırmak için yayınlattığı fetvalar, kurucu kadronun hafızasında derin bir travma yarattı. Haliyle genç Cumhuriyet, henüz emekleme aşamasındayken aynı kâbusu tekrar yaşamamak ve ayakta kalabilmek için Hıyanet-i Vataniye ve Takrir-i Sükûn gibi sert yasal önlemlere başvurmak zorunda kaldı. Bu kanunların derdi inançlı insanlar değildi; asıl amaç, halkın en temiz duygularını sömürerek devlete isyan eden ve ülkenin bağımsızlığını tehlikeye atan iç tehditleri durdurmaktı. Yani bu bir tercih değil, devlet için bir ölüm kalım meselesiydi.


Dönemin çok tartışılan iki ismi, İskilipli Atıf ve Şeyh Sait’e yakından bakınca durum daha net anlaşılır. Dışarıdan dini lider gibi dursalar da, dosyaları incelendiğinde işin renginin dini hassasiyetten çok, organize bir vatana ihanet olduğu görülür. Mesela İskilipli Atıf olayı... Sanıldığı gibi basit bir şapka takmama davası falan değil. Atıf, Milli Mücadele sırasında İngilizlerle paralel hareket eden Teali-i İslam Cemiyeti’nin başkanıydı. Düşünün, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde Yunan uçaklarıyla Anadolu köylerine beyanname attıran bir yapıdan bahsediyoruz. Bu kağıtlarda, vatanı savunan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına eşkıya, dinsiz denilirken; işgalci Yunan ordusu için Halifenin ordusu sayılır, onlara direnmeyin ifadeleri kullanılıyordu. Mahkeme de İskilipli Atıf’a verilen ceza sarığa veya ilme değil; işgalciyle işbirliği yapıp halkı birbirine kırdırma girişimine kesildi.


Şeyh Sait İsyanı’na gelince... Görünürde slogan din elden gidiyor idi ama perde arkasında İngiltere’nin Musul hesabı yatıyordu. Tam Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü topraklarına katmaya hazırlandığı bir dönemde patlak veren bu isyan, Türk ordusunu ikiye böldü ve askeri gücümüzü zayıflattı. Zaten İngiliz arşivleri ve dönemin diplomatik yazışmaları, isyancıların İngilizlerle temasını ve asıl amacın Türkiye’nin Musul iddiasını çürütmek olduğunu doğruluyor. Şeyh Sait ve adamları, dini duyguları bir kamuflaj olarak kullanıp devlete silah çekti, karakolları bastı ve askerleri şehit etti. Genç Cumhuriyet de sınır güvenliğini korumak adına bu silahlı kalkışmaya en sert cevabı verdi.


Atatürk, Osmanlı’nın son döneminde dinin nasıl bir ihanet silahına dönüştürüldüğünü bizzat yaşayarak görmüş bir liderdi. Bu yüzden dinin siyasi ve şahsi çıkarlara alet edilmesine karşı çok hassas ve tavizsizdi. Ancak bu tavır İslam’a değil, din tüccarlığına karşıydı. Atatürk, halkın dinini hurafelerden, şeyhlerin istismarından kurtarıp doğrudan kaynağından öğrenmesini istedi. "Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır" diyen odur. İslam’ın doğru anlaşılması için Cumhuriyet tarihinin en büyük hizmetlerini de yine o hayata geçirdi. Kuran’ın en yetkin Türkçe tefsiri olan Elmalılı Hamdi Yazır’ın eserini bizzat kendi talimatı ve parasıyla hazırlatıp halka ücretsiz dağıttıran da, en güvenilir hadis kaynağı Sahih-i Buhari’yi Türkçeye çevirten de odur. Bu icraatlar açıkça gösteriyor ki; Atatürk’ün derdi İslam’la değil, dini kullanıp vatana ihanet eden zihniyetleydi.


Özetle; İskilipli Atıf ve Şeyh Sait kararları hukuki bir prosedürden öte, devletin meşru müdafaa hakkıydı. Bu kişiler Allah dedikleri veya namaz kıldıkları için değil; dini duyguları kalkan yapıp halkı devlete karşı silahlandırdıkları, işgalcinin ekmeğine yağ sürdükleri ve vatanın bölünmezliğine kastettikleri için cezalandırıldılar. Cumhuriyet, dini vicdanlarda en yüce yere koyarken, onu bir ihanet aracı haline getirenlere geçit vermedi. Bugün dahi bu olayları bir din mağduriyeti gibi sunmak, tarihi gerçekleri çarpıtmaktan ve açık bir ihaneti aklamaya çalışmaktan başka bir şey değildir.
 

Önceki ve Sonraki Yazılar