
Öğr. Gör. Dr. Taner EROL
İran’ı Bekleyen Tehlike ve Devrim Ahlakı
1979 İran İslam Devrimi, sadece bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda din ile siyasetin iç içe geçtiği yeni bir devlet modelinin inşasıydı. Şah rejiminin yıkılmasıyla kurulan İran İslam Cumhuriyeti, kendisini ne tam manasıyla bir cumhuriyet ne de klasik bir teokrasi olarak tanımladı. Ancak pratikte siyasal gücün merkezinde “Velâyet-i Fakih” doktrini yer aldı. Bu anlayış, dinî otoriteyi halk iradesinin üzerinde konumlandırarak rejimin temel omurgasını oluşturdu. Her ne kadar kendine özgü bir yönetim anlayışı ortaya koysa da İran, Avrupa ve ABD açısından sorunlu bir rejimin adresi olarak görüldü. Bu nedenle dış politikada daha çok Rusya ve Çin merkezli bir strateji izlemeyi tercih etti.
İran’da seçimler yapılmakta, cumhurbaşkanı ve meclis sandık yoluyla belirlenmektedir. Ancak bu demokratik unsurlar, sistemin ideolojik sınırlarıyla çevrilidir. Adaylar, rejime sadakatleri ölçüsünde değerlendirilmekte; Anayasa Koruyucular Konseyi aracılığıyla siyasal alan sıkı bir denetime tabi tutulmaktadır. Bu durum, cumhuriyet görüntüsü altında sınırlı bir siyasal katılım ortaya çıkarmış, halkın tercih alanını daraltmıştır. Buna rağmen halkın bir kısmı İran’ın kendine özgü rejiminden rahatsız olmamakta, hatta bu yapıyı savunmaktadır. İran’ın kendi içinden eleştirel sesler çıksa da toplumun genel unsurları rejimle topyekûn bir mücadeleye girmemiştir.
Batı bu durumu baskıya dayandırırken, İran ise süreci Batı’nın niyet okuması ve manipülasyonu olarak görmektedir. Dışarıdan bir gözle süreci değerlendirdiğimizde, ne İran’ın çizdiği kadar pembe bir tablo ne de özellikle ABD’nin sunduğu kadar karanlık bir tablo vardır. Her iki tarafın yaklaşımının da meşruiyeti sorgulanabilir. Bana göre toplumu doğru okuduğumuzda, toplumun devrimden bu yana değiştiği açıkça görülmektedir. Genç, eğitimli ve kentli nüfus; bireysel özgürlükler, kadın hakları ve yaşam tarzı konusunda daha görünür talepler dile getirmektedir. Buna karşın rejim, 1979’un devrimci ideolojisini muhafaza etme konusunda ısrarcıdır. Bu anlayışı destekleyen toplumsal unsurların da azımsanamayacak ölçüde olduğu unutulmamalıdır.
Bu zihinsel kopuş, yıllar içinde biriken toplumsal gerilimi protestolara dönüştürmüş; 2009’dan 2022’ye uzanan süreçte rejimin meşruiyeti dönem dönem sorgulanır hâle gelmiştir. Asıl tartışmamız gereken mesele de tam olarak burada başlamaktadır: Toplumdaki dönüşüm ve değişim doğal bir süreç midir, yoksa Batı’nın yönlendirdiği bir mühendislik faaliyeti midir? Açıkça görülmektedir ki ABD ve İsrail, bölgede kendi argümanlarını güçlendirmek için çeşitli stratejiler geliştirmekte; iç işleyişe müdahale etmekte ve zaman zaman meşru olmayan yöntemlerle İran’ı sıkıştırmaktadır. Kısacası İran halkı kimsenin önceliği değildir. Filistin, Irak, Suriye, Ukrayna veya Venezuela örneklerinde olduğu gibi, İran halkı da büyük güçlerin gerçek anlamda umurunda değildir. Asıl belirleyici olan, ABD-Avrupa-İsrail ekseni ile Çin ve Rusya’nın temsil ettiği blokların çıkarlarıdır.
Uluslararası yaptırımlar ve iç siyasetin çıkmazları, İran ekonomisini kronik bir krizin içine sürüklemiştir. Yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir adaletsizliği, ideolojik söylemlerin ötesinde somut bir hayat pahalılığına dönüşmüştür. Rejimin dış politikada bölgesel nüfuz arayışlarına ciddi kaynaklar ayırması, içerideki ekonomik sıkıntıları daha da görünür kılmıştır. Bu noktada İran’ın, rejimin gücünü ayakta tutmak adına izlediği dış politika, birçok komşu ülkeyle dostane ilişkiler kuramamasına yol açmıştır. Başta Türkiye ile sürekli rekabet hâlinde olması ve zaman zaman Türkiye’yi sıkıştırmaya yönelik politikalar izlemesi, iki ülkeyi ortak zeminlerden uzaklaştırmaktadır. Türkiye’nin daha şeffaf ve destekleyici bir tutum sergilemesine rağmen, İran’ın özellikle Türkiye ile ilgili meselelerdeki yaklaşımı çoğu zaman olumlu olmamıştır. Benzer bir tablo birçok Arap ülkesi için de geçerlidir. Gerek komşu ülkelerden gelen tepkiler gerekse kendi toplumundan yükselen itirazlar karşısında rejimin verdiği yanıt ise büyük ölçüde güvenlikçi refleksler olmuştur.
Son günlerde İran’da yaşanan gösteriler, rejim tartışmasını yeniden gündeme taşımıştır. Yaşanan olaylar, toplumun talep ettiği değişimin doğal bir sonucu mudur, yoksa yine Amerika menşeli bir senaryonun parçası mıdır? Bu soruya kesin doğru ya da yanlış demek, reel siyasetle bağdaşmaz. Asıl tartışılması gereken husus, ABD’nin bu halk hareketlerini neden desteklediğidir. Dikkat edilmesi gereken nokta tam da burasıdır. Batı, özellikle ABD, kendi kazancı olmayan bir süreçte taraf olmaz. “Rejimi devirelim, sonrasına bakarız” yaklaşımı büyük bir yanılgıdır; çünkü “sonrasına bakarız” denilen yerde ABD çoktan istediğini almış olur. Ülkemizde de benzer senaryoların devreye sokulmak istendiği unutulmamalıdır. Bugün bize dost gibi görünen ABD’nin, dün Halkbank ve Rahip Brunson süreçlerinde nasıl bir tutum sergilediği hafızalardadır.
Kendi ayakları üzerinde durabilmek bu yüzden önemlidir; kendi silahını üretmek, kendi ekonomisini güçlendirmek bu yüzden önemlidir. Eğer bir devrim olacaksa, bu devrim o topraklara ait olmalıdır. Hz. Peygamber’in gerçekleştirdiği dönüşüm, bunun en güzel örneğidir.
İnsan olarak ahlaki bir duruş sergilemek zorundayız. İşimize gelse bile günahın, yalanın ve nefsin yanında yer almamalıyız. Bugün İran için çalan tehlike çanları, yarın bizim ülkemiz için de çalabilir. Çünkü Batı medeniyeti, ahlakı hiçbir zaman kendi çıkarlarının önüne koymaz. Müslümanlar olarak ve bir ülke olarak, ABD’nin desteklediği her sürece temkinle yaklaşmalı; ilkeli bir duruş sergilemeliyiz. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı, medeniyetimizin değerleriyle bağdaşmaz. Eğer bir devrim olacaksa, o devrimin mutlaka ahlakı da olmalıdır.



